|

Tekne hayatını çok seven biri olarak yıllardır en büyük şikayetim ülkemizde insanların tekneciliğe dolayısıyla özgür deniz yaşantısına gereken ilgiyi göstermemesi olmuştur. Üç tarafı denizlerle hemde her biri birbirinden farklı karakteristik özelliklere sahip denizlerle çevrili bu coğrafyada bu kadar çok yüzme bilmeyen, daha denizi görmeden midesi bulanan, Lüfer-Hamsi-İstavrit dışında balık ismi bile sayamayan deniz cahili bolluğu gerçekten şaşırtıcıdır.
Bunun başlıca sebepleri olarak yıllardır okullarımızda denizle ilgili hiçbir eğitim verilmemiş olması, halk arasında denizin çöp dökmeye ya da bedava balık yemekten başka bir işe yaramayacağı düşüncesinin yerleşmiş olması, küçük motorlu bir sandal sahibi olmanın 10 dönüm arsa almaktan daha zor olması gibi çeşitli zırvalıklar da! sayılabilir...
Denizi hasbel kader keşfetmiş olan bir diğer çoğunlukta, mesela balıkçılar; denizi dinamitleyip bütün deryanın ürününü 2 günde toplama sevdasıyla yanıp tutuşurlar. Aslında bunların büyük çoğunluğu bir nevi doğa korsanıdır. Tekneleri, en dayanıksız ağaçlara en ucuz boyaların katık edilmesiyle elde edilmiş gayet bakımsız içinde yüzme bilmeyen mahalle çocuklarının yarım kova balık karşılığı çalıştığı iri balık kasaları şeklindedir. Bir de balıkçılık yapmaya üşenen grup vardır. Boğazda balığın bittiğini iddia eden eski balıkçıların tekneleri... Arkada kadife minderleri ile günümüzün yüzer aşk yuvaları olmuştur. Güneydekiler ise 20 kişilik gezi teknelerine 200 kişi alarak, hatta bu insanların aynı anda denize atlamaları esnasında alabora tehlikesi oluşacağından bu teknelerin ortasını delerek tüp kaydıraklar taktıran animatörler şekline bürünmüşlerdir. En bakir koyları bulup sessizliğin ırzına geçer şekilde demir atarlar ve 4 koy öteden duyulacak şekilde bir bağırtı ile göbek havası çalarlar. Ne Sahil Güvenlik ne de bir Allahın kulu bunlara bir şey yapamaz. Bunlar efsunlu teknelerdir.
Denizden istifade etmeye gayret gösteren ve benim en komiğime gidenler ise Ege ve Akdenizdeki bakir koylarımıza yakın köylerde yaşayanlardır. Evin genç kızları ve çoğunlukla beraberinde anaları, arkasında sandalı götürmek için yırtınan motorun benzin parasını çıkarmak için koylara gelen lüks motoryatlara ve yelkenlilere salça olup basma, seccade, boncuk, nal gibi tekneler için çok luzumlu! ürünleri satmaya çalışmalarıdır. En seçkin ürünleri, kalçayı bile sarmayan boyda ve suyu iten peştemallardır. Ne tarz bir pamuktan yapıldığı keşfedilememiş bu multi fonksiyonlu ürün yağmurda anorak olarakta çalışmaktadır. Bunlarda Gazete, dergi, yiyecek, içecek veya kişisel ihtiyaçlara yönelik hiçbir ürün olmaması ayrı bir tez konusudur. Ama denizde olduğumuz için iyotun ruhumuza verdiği iyimserlikle nadiren getirdikleri taş şeklindeki lezzetsiz şeyi fırından çıkmış ekmek olarak sayabiliriz.
Gördüğünüz gibi denizlerimiz ve denizciliğimiz bir alemdir bizim...Yazdığım yer sınırlı olmasa sadece şu anda aklıma gelenler 4 perde komedi olur...
Eşine dostuna yer karaborsa deyip fahiş fiyatlarından indirim yapmamak için kendi teknesini marinanın en kötü yerine çeken marina sahiplerimiz, en siyah dumanı çıkaran ve koylarda dalgası ile tekneleri birbirine katan sahil güvenlik botlarımız, kanundaki boşlukları kovalayıp 1 knot hıza sahip yüzen ev (kanunen deniz taşıtı) sahiplerimiz... Tekneyi yerinden oynatma zahmetine girmemek için tekne sahibi uyanmadan sintineyi gizli gizli boşaltan laz kaptanlar, izinsiz ve olur olmaz yerlere attıkları şamandıralar kapılmasın diye koca koca botlarını şamandırada bırakıp giden uyanık tekne sahiplerimiz... Teknedeki beylik tabancası ile kıçtan kara yaptığı koyda bulunan yaban domuzlarını vurmaya çalışan avcılarımız, DVD seyrederken güvertedeki hoparlörleri açık unutarak sessiz koylarımızı sinema salonuna çeviren mega yatlarımız bu alemin en renkli sahneleridir. Sapsarı bananayı teknelere teğet geçiren su sporu yaptırıcıları, sinek sesinden daha hızlı giden Jetskiler, yapışık ve yılışık dondurma satıcıları ve gemi gibi teknelerden bebeleri iki tane ispari tutsun diye hatır hatır denize ekmek doğrayanlar da bu sahnelerin dekorlarıdır.
Bakın bunların hepsini mecburen kabullenmiş durumdayız ama kocaman teknesiyle bütün yaz şamandırada duranlara fena halde kılım. Yahu bu nasıl bir ruh halidir ki Yüzbinlerce dolar verip tekne al, her ay binlerce dolar harcayıp kaptan, miço vesaire çalıştır sonrada bütün yaz aynı şamandırada yapışıp kal... Bu tipler genelde Göltürkbükü ve Göcekte konuçlanırlar. Bunları kafa şişiriciler ve kafa dinliyiciler olarakta gruplayabiliriz. Çoğunlukla ilk grup gürültü, kalabalık, hareket seven, ikinci grup ise teknesinin rüzgarla ufacık bir hareketinden bile işkillenen gayet izole insanlardan oluşur. Göcekte öyle tekneler var ki her Allahın günü aynı yerde çakılı durur. Hatta yanına kimse yaklaşamasın diye minimum 3 veya 4 halatla tekneyi gergin bir şekilde bağlarlar. Uzaktan bakınca kanatlarını açmış yuvasını koruyan kartal görüntüsü verirler. Kaza ile bunlar yokken gelip oraya bağlarsanız kahvenizde göz, teknenizde nazar çıkabilir. Bu Kartallar içinde koyları sahiplenenler bile vardır. Mesela Göcekte yıllarca her gün aynı koyda durduğu için köpeğinin adını koya veren ve koydaki taşlara boya ile nakşeden bir abimizi bizzat ben tanıyorum.
Amacım, bu insanları eleştirmek değil ama ülkemizde denizi keşfedenlerin bile ne durumda olduğunu görüp daha keşfetmeyenlerin vahametini tespit edebilmektir. Elinde imkan olup tekne sahibi olmuşların silkinmelerine yardımcı olup yeni denizlere, yeni heyecanlara sürüklemek. İleride olacaklara da denizlerimizde başlarına gelebilecekler ve düşebilecekleri yanlışlıklar için ışık tutmaya çalışmaktır.
Büyük şair Özdemi Asaf'ın dizeleri ile bu ilk yazımızı bitirelim.
Gitmesem de bekler orada deniz.
Gelirsem bilmelisin
Benim beklememdir burada deniz.
Gitmek gibi geleceğim
Denizin delisine.
Delinin denizi gibi,
O ne kadar giderse. |