|
Denizle
nasıl bütünleşiyorsunuz?
Benim 14 metre boyunda Vinis isminde bir
teknem var. O tekne ile denize açılarak
denizciliğimi yapma fırsatı buluyorum. O
da özel yapım, ahşap bir tekne galiba.
Evet. Tuzla da Notika markası ile Orhan
Çelikkol tarafından yapıldı. Maun, kompozit
karbon alaşımı ile desteklenmiş gövdesi
olan çok şık bir tekne Vinis.
Türkbükü'nün de sembolü....
Tekne Türkbükü'nü seviyor, Türkbükü de tekneyi
çok seviyor.:)) Neticede denizle bütünleşmemizi
böyle sağladık.
Böylece Yalıkavak hikayesi bitti. Gelelim
Göltürkbükü'ndeki evinize...Yalıkavak'taki
eviniz, anlattıklarınıza göre sizin için
misyonunu tamamlamış zaten. :))
Bir gün benim mimar yine geldi. Çok da sevgili
bir dostum.:)) Dedi ki; "Akın bir gayrimenkul.........."
"Katiyen YOKUM! Gayrimenkul duymak
istemiyorum" dedim. "Öyle değil,
böyle değil... Bak sen denizci adamsın...
Sana çok uygun" dedi. "Buraya
muazzam bir yatırım yaptık, katiyen istemiyorum"
dedim. "Bari dinle" dedi. Başladım
hatır için dinlemeye... "Sana Türkbükü'nde
öyle bir yer söyleyeceğim ki, kesinlikle
hayır diyemeyeceksin. Koyun çıkışında kuzey
batısındaki sit alanın yanındaki yeşil alan..."
Tabi deniz kıyısında olduğu için ona da
dayanamadım ve yapmaya başladık. Burada
Türkbükü'nden de bahsetmek istiyorum. Türkbükü,
Tanrının çok özel yarattığı bir yer. "Hadi
al kalemi yap" desen bu kadar güzelini
çizemezsin. Ben Patmos Adası'na gitmiştim,
oradan adam "Ne güzel" diye Türkiye
sahilindeki dağları gösterdi. Bizim Türkbükü'nde
karşıda seyrettiğimiz ormanlık tepe. Kuzey
ve Kuzey batıdan esen hakim rüzgarlara kapalı,
fevkalede bir liman. Bir denizcinin sığınmak
için kendini atabileceği en güvenli limanlardan
biri. Deniz dibi kaliteli, attığın zaman
demir tutuyor, derin değil.
Bir de Türkbükü o kadar rahat ki, küçük
bir bota binip, Türkiye'nin en şık lokantalarından
birine gidip, yemeğini yiyorsun ve yine
botla evine dönüyorsun. Özellikle mehtap
ve günbatımı zamanında insan saatlerin nasıl
geçtiğini anlamıyor. Eşim Gülin bana, "Niye
Göltürkbükü'ne gidiyoruz?" dediği zaman,
"Artık yaşımız ilerliyor biraz sosyal
hayatın içinde olalım" dedim. Yani
sosyal hayatın canlılığı da Türkbükü'nde
çok cazip.
Okyanusa
bir açılışımız vardı, inanılmaz... Yanımızda
dev köpek balıkları, kocaman kuyrukları
ile bize eşlik ediyordu. Üçüncü gün fırtınaya
yakalandık.
5- 5,5 metre dalgalardan bahsediyorum.
Yavaş yavaş Atlantik maceranıza gelebilir
miyiz? Nereden çıktı bu okyanus geçme sevdası?
Eşimle birlikte yelken merakımız zaten var.
Yıllar evvel açık denizlerde yelken yapma
fikrini kafama koymuştum. Bunun çok zor
bir yolculuk, hatta delilik olduğunu söylemelerine
rağmen ben yapmaya karar verdim. Zaten 55
yaşında emekli olmamın en önemli sebebi,
hayatta bunun gibi yapmak istediğim şeyleri
sağlığım müsaade ettiği zamanda yapabilmekti.
Araştırmalarım sonucunda, "İyi bir
tekne olması, iyi bir hava olması lazım.
Atlantik Okyanusu'nu geçmeniz için ticaret
rüzgarlarını da arkanıza almanız lazım"
dediler.
Bu rüzgarlar nasıl ve ne zaman esiyormuş?
Ticaret rüzgarları ekim-kasım gibi başlar
ve şubat ayına kadar sürer. Kuzey yarım
kürede, kuzey doğudan güneye ve güney batıya
doğru esen rüzgardır. Kışa doğru karanın
hızlı, denizinse daha yavaş soğumasıyla,
yukarıdan aşağı eser. Dünyanın dönmesi ile
de güney batıya doğru eser.
Kolomb da zamanında buna uyanmış ve Atlantik
Okyanusu'nu ilk bu rüzgarlar sayesinde geçmiş.
"Ulan hep aynı yerden esiyor bu"
demiş. Bir ay, iki ay, üç ay hep aynı yerden
esince, "Biz bununla gideriz"
deyip, 21 metre bir tekne ile 200 kişi yola
çıkmışlar. Yolda sapır sapır dökülmüşler
ama sonunda varmışlar. Bana da, "rüzgarla
gidersin ama sağlık açısından da büyük risk
var" dediler. "20 gün ne doktor,
ne hastane, ne kara hiçbir şey yok"
dediler. "Peki ben bu riski alacağım"
dedim ve yola çıkmadan önce bir yıl boyunca
kendi fitness'ımla uğraştım. Check-up'larımı
yaptırdım, gıdama dikkat ettim, spor yaptım
ve yaşıma göre kendimi en iyi nasıl tutabilirsem,
o bilinçte hareket ettim. Daha sonra da
doktoruma gittim ve "Bana bir ilaç
kutusu hazırla, içinde herşeye karşı ilaç
olsun" dedim. Tabi bu kutunun içinde,
halat bacağını koparırsa onu dikmek için
de malzeme vardı. "Mesele iğne yapmak
gerekirse ne yapacağım" dedim; "Popoyu
dörde böleceksin, sağ kalçanın üst köşesine
batıracaksın. Bunu önce patlıcan veya portakalın
üzerinde dene, çünkü zor giren birşeydir."
diye cevap verdi.:)) Bu arada ilaçlardan
önce tekneyi nasıl buldunuz, teknede sizden
başka kimler vardı? Beş kişi, bir de ben
vardık. Tekne 21 metre 1991 yapımı aluminyum
gövdeli tek direkli bir yelkenliydi. Nereden
yola çıktınız? İspanya'dan yola çıkmaya
karar verdik. Ben bu ilaç kutusu ile İspanyol
gümrüğüne gelince memurlar "Bir dakika
kardeşim bu kutu ne, sen kimsin, bunları
nereye götürüyorsun?" dediler. Kutunun
içinde bütün tıbbi ilaçlar var. Ama benim
doktor çok temkinli olduğu için bu ilaçların
ne için hazırlandığını, kendisinin doktor
olduğunu gösteren tasdikli belgeyi de bana
vermişti. Belgeleri gösterip gümrükten paçayı
kurtardım. Sonra tekneye geldik. Teknede
kaptan Jean Louis, idi ve STCW95 lisansı
vardı. Bu lisansla tanker bile idare etmeye
yetkili. Dokuz defa Atlantik'i geçmiş, 40
küsur yaşlarında eski atletizmci aslan gibi
bir adam. "Akın sana birşey soracağım,
apandisit'in üstünde mi?" dedi. "Böyle
bir soru olur mu" diye şaşırdım. "Yolda
düşürmediysem üstümde" diye esprili
bir şekilde cevap verdim. "Apandisit'in
patlarsa ona çare bulamam, ölürsün"
dedi.
Onların apandisitleri yok muymuş?
Hepsi aldırmış. "Bunun dışında kolun
koptu, bacağın koptu, kafan yarıldı bir
şekilde hallederiz" dedi.
Seyahat öncesi iyice gözünüz korktu, herhalde...
Bu apandisiti duyunca vazgeçmeyi düşünmediniz
mi? "Buraya kadar elimde çanta ile
gelmişim, geri dönecek halim yok, bu riski
alıyorum" dedim. "Bunca yıl patlamadı
herhalde patlamaz" diye düşündüm. Sonra
bütün ekibi topladı, ekip de çok enteresan.
"Kardeşim sakın denize düşmeyin. Gece
düşerseniz hiç şansınız yok, kurtaramayız.
Gündüz de düşmeyin ama onda ufak da olsa
bir şans var." dedi. Ekibi oluştururken,
kendi lisansına sahip bir kaptan arkadaşını
getirmiş. Bir tane yelken yapımcılığında
15 sene çalışmış, yelkenci bir çocuğu getirmiş.
Dördüncü dümenci, ama mekanik hastası bir
adam. Hani "Birşey bozulsun da yapayım"
diye bakan adamlar vardır ya, öyle bir tip.
Neticede yolda yirmi taneye yakın arıza
çıktı, adam hepsini yaptı. Sonuncu da kaptan
yardımcısının kız arkadaşı. Denizlerde büyümüş
aynı zamanda aşcı genç, güzel bir kız. Ben
hepsini hayatımda ilk defa görüyordum. Sonra
öğrendim ki bunların hepsi Güney Fransa'da
aynı mahallenin çocuklarıymış.
Toplam kaç gün sürüyor?
Önce 4 günde Kanarya Adaları'na gittik.
Cebeli Tarık'tan çıkıyorsun, çok enteresan
bir denizle karşılaşıyorsun. Rüzgar yok
fakat ölü dalgalar var. Rüzgar olmadığı
için yelkenle stabil olamıyorsun ve fındık
kabuğu gibi, dev ölü dalgaların üstünde
sallanıyorsun. Zaten yola çıkmadan, ilk
iki gün deniz tutar diye söylemişlerdi.
Bütün ekibi ve beni bir buçuk gün deniz
tuttu. Fakat insan vücudu çok enteresan
buna iki gün sonra adapte oluyor. Artık
o çalkantıların içinde traş oluyorsun, müzik
dinliyorsun, içki içiyorsun, kitap okuyorsun,
resim yapıyorsun. İnsan vücudu ona adapte
oluyor. Ama adaptasyon dönemi tam perişanlık.
Bir yudum ekmek yiyemedim, bir damla su
içemedim.
Adaptasyon döneminde "ulan benim
ne işim var burada" dediğiniz oldu
mu?
"Bu 1.5-2 günse tamam, ama 15-20 günse
hastanelik olurum" dedim. Sadece hastanelik
olunsa iyi, insan kafayı da üşetebilir.
Okyanusa bir açılışımız vardı, inanılmaz...
Yanımızda dev köpek balıkları, kocaman kuyrukları
ile bize eşlik ediyordu. Üçüncü gün fırtınaya
yakalandık. 5-5.5 metre dalgalardan bahsediyorum.
Dördüncü gün Las Palmas'a geldik. Onun güneyinde
Port Mogan diye bir limandan yakıt aldık.
Orası küçük bir Rum köyü gibi, şahane bir
yer. Balıklar yedik, eğlendik ve bütün ekiple
bu sayede çok iyi arkadaş olduk. Çünkü "Teknede
sen misafirsin" diye bir şey yok. Hep
beraber yapılan sportif bir olay. Aynı anda
yemek yiyorsun, aynı anda yelkene asılıyorsun,
geceleri kalkıyorsun falan filan...
Port Mogan'dan çıktıktan sonra kaç gün gittiniz?
Tam 17 gün. Hiçbir kara, hiçbir tekne, hiçbir
canlı görmeden 17 gün yol aldık.
Yolda hiç durmadığınız için denize de giremiyordunuz
herhalde? Tabi. Yaptığımız tek şey balık
tutmaktı. Bir gün balık tutarken, 2 metre
boyunda bir köpek balığı yakınımıza geldi.
O köpek balığını görünce insan suya parmağını
bile sokmak istemiyor. Güneye gittikçe denizin
rengi çok güzel oluyor ama okyanusun en
güzel tarafı, mavinin bütün tonlarını yaşamak
ve ufkun 360 derece olması. Gökte her türlü
hava olayı bir arada. Bir başka enteresan
olay da o dev dalgalarla yükseliyorsun,
bütün deniz ayaklarının altında, etrafta
kuşlar uçuyor ve sonra aşağı inip o dev
dalgaların arasında kalıyorsun. İnanılmaz
bir olay.
Ne yalan söyleyeyim siz bunları anlatırken
benim midem bulandı.:))
:)) Bunlar gündüz. Gece de ayrı bir hikaye.
Yelkenin açık, rüzgar ve deniz sesiyle giderken
etraf zifir karanlık, hiçbir şey göremiyorsun.
Kafanı kaldırıp göğe baktığın zaman, bütün
yıldızların inanılmaz parlak bir şekilde
sana baktığını görüyorsun. Sonra yavaş yavaş
ay çıkıyor. Dolunay olduğu zamansa, çok
farklı ve heyecan verici bir görüntü oluşuyor.
Bu son anlattıklarınız güzel de, 17 gün
kulağa hiç hoş gelmiyor. Ruhen sağlam bir
yapı olması lazım. Bu sportif bir olay ama,
aynı zamanda meditatif bir olay. Beş saat
kendiyle barışık rahat oturamayan bir insan
için çok kötü sonuçlar doğurabilir. Denizcilik
açısından harikulade bir seyahat.
17 günün sonunda nereye vardınız?
Antigua'ya geldik. Orada çok enteresan bir
şey oldu. Teknede hep sessizlik vardı. En
fazla aramızda 2-3 kişi konuşuyorduk. Bir
benzinciye yanaştık. O kadar sessizliğe
alışmışız ki, benzinci ve etrafındaki gürülteleri
duyunca birden kulaklarımı tıkamak istedim.
Olan gürültü de öyle çok fazla bir şey değildi,
ama ona rağmen bir şok yaşadım.
Peki üstüne para verseler bir daha gider
misiniz?
Yok, yok para vermeye gerek yok. Ben bir
daha gideceğim. Bu sefer niyetim Pasifik
Okyanusu'nu geçmek.
|