|
Bodrum
dünya köpeklerinin başkenti olmuş!
Bodrumda
sosyal hayat iflas etmiş.. Koca Türkbükü'nde
bir iki yerin dışında açık mekân yok.. Gölköy'de
sadece bir tane.. Yalıkavak ıssızları oynuyor..
Bütün
bu sahillerde görüp göreceğiniz tüm canlılar,
gündüz gezintisine çıkmış birkaç emekli..
Birkaç
"şeytana uymuş" İstanbullu yazlıkçı,
o kadar..
Meydan
köpeklere kalmış.. Sahillerin tek hakimi
onlar.. İstediklerini geçiriyor, istemediklerini
geçirmiyorlar..
Dünyanın
en önemli turistik merkezlerinden birini
"köpeklerin başkenti" haline getiren
hümanist ablaları da yok.. (Onlar şimdi
İstanbul'un barlarını mesken tutmuştur..)
Bütün
hayvani sapıklıklarını ya birbirlerinden
çıkarıyorlar veya yolu kış ortasında oraya
düşenlerden..
Yemeği
dışarda yiyelim, dedik.. İkisi hanım, topu
topu dört kişiyiz zaten.. Orası kapalı,
burası kapalı...
Onlar
ayrı gittiler, ben kendi arabamla.. Bildiğimiz
otoparklar da kapalı.. Burası iyi.. Haraç
vermeyeceksin ama arabayı rastgele bir yerde
bırakıp Fidel'e kadar yürüme meselesi var
ki mangal gibi yürek ister..
Çünkü
kumlara bata çıka yürürken bir köpek çetesinin
eline düşebilirsin..
Köpek dedimse el kadar fino bellemeyin..
Çoğu Sivas Kangal ayarında yaratıklar..
Yazlıkçılardan
geçindikleri zaman sakinler ama yeterince
yiyecek bulamadılar mı her biri başka türden
bir psikopat oluyor.. İkisi üçü birleşip,
başka bir köpeği boğmaya kalkıyorlar.. Bisikletlileri,
mobiletlileri deli gibi kovalıyorlar..
Bodrum'un
köpekleri özellikle mobiletçilere çok takık..
Nefret ediyorlar mobilet teknolojisinden..
Birini ellerine düşürseler aletin iki tekerini
simit gibi çiğnerler..
Bodrum'un
içi daha beter.. Küba'nın, Yağhane nin garsonları
"İş bittiğinde eve kadar yürümeye korkuyoruz.."
diyorlar..
Bunları
bildiğimden arabayı Fidel'e en yakın park
yerini bulana kadar üç dört sokağa sokup
sokup, çıkardım.. Sonunda Fidel'in arka
kapısının tam önünde yer buldum..
Düştüm
aralarına
İskelede topu topu iki masa vardı.. Birinde
bizimkiler, diğer masada ise beş altı müşteri..
Koca Türkbükü'nün bayram turizmi bu kadar
tiraj yapmış..
Masaya
oturdum daha arkadaşlarla iki satır konuşmadık
bir Kangal kırması peydahlandı.. Benim sandalyenin
bir metre arkasına çöktü..
Tedirgin
oldum ama kalkıp "Hoşt, moşt"
diyecek durumum yok.. Millet "Hayvanın
sana ne zararı var.." diyecek..
"Bu
köpekler olmadan bir yemek yiyemiyecek miyiz?"
diye ortaya söyleniyorum, masadakiler de"Yaaa!
Hakikaten öyle.." diye kafa sallıyorlar..
İçlerinden
iyi ki bize değil de sana yakın oturuyor,
diye geçirdiklerinden de eminim.. Ne var
ki sıra onlara da gelecekti..
İkinci
olarak gelen köpek de bir öncekinin iriliğinde
ancak onun negatifi gibiydi.. Simsiyahtı..
O da sol koluma yarım metre uzaklıktaki
yeri beğenip arka ayaklan üzerine çöktü..
Üçüncüsü,
masadaki hanımlardan birinin koluna bir
karış mesafede durdu, oraya oturdu.. Dördüncü
gelen de onun arkasında yer tuttu..
Son
gelen ise herkesi rahatça görebileceği bir
yeri seçti.. Hanımlardan biri masaya servis
yapan garsona "Şu köpekleri uzaklaştırmak
mümkün mü?" diye sordu, garson tınmadı
bile..
Otoritesiz
garson
Saygısızlığından değil. Kafasında önce servisi
bitirmeyi, sonra da köpekleri uzaklaştırmayı
plândığından.. Ona göre müşterilerin köpeklerle
birlikte yemek yemesi normal bir şey..
Belki
aklından "Köpekler için de servis açayım
mı?" diye sormayı bile geçirmiştir..
Bir
daha hatırlattık.. Köpekleri lütfen uzaklaştırmaya
çalıştı.. Köpeklerin üzerinde hiçbir otoritesinin
olmadığı da böylece ortaya çıktı..
O
içeri gider gitmez köpekler geri geldiler..
Masanın
altındaki bir yaratığın iki pençesini dizimde
hissetmem tam bu ana rastlar.. Nasıl zıplamışsam
arkamda dikilen köpek bile ürküp iki üç
adım geriye kaçtı..
Bu
sefer müşterimiz bir kedi.. Kist pist diyorsun
gitmiyor.. Masanın diğer sakinleri de kovalamaya
çalışıyor ama kedi kararlı.. Geceyi burada
tamamlayacak..
Bir
taraftan haklı da.. Dışarı nasıl çıksın
kedicik.. Etrafımızda masayı çevirmiş beş
köpek azmanı var.. Plajın tamamı köpek dolu..
Arada
sırada yüz metre ilerden bir havlama geliyor,
bizi kuşatanlar havlayarak o yöne fırlıyorlar..
On saniye sonra dönüp geliyorlar.. Alfred
Hitchcock filmlerinden çıkma bir sahnenin
canlandırmasını yapıyor gibiyiz..
Sinirler
bozuldu..
Sadece benim değil, köpeğe alışık olanların
da asabı bozuldu.. Bir ara bıçağımla bir
şey kesmeye çalıştım, kolumu oynatamadım..
Kara köpek kafasını kolumun, tam da dirseğin
yaptığı dik açının oraya koymuş..
Dişleri
meydanda, dil aşağıda..
Sırıtıyor
mu yoksa "Beni nüfusuna geçir yoksa
kabam dişlerim!" diye tehdit mi ediyor
belli değil. İşte o sırada bağırmışım garsona..
"Çek
şu hayvanları kardeşim.." diye..
Artık
sesimin tonundan "Köpek beni dişlerse
ben de seni dişlerim.." mânâsını mı
çıkardı bilmem, ilk kez ciddi ciddi geriye
püskürttü hayvanları..
O
sırada müşterisi olan diğer masadan bir
köpek cayırtısı koptu.. Onları kuşatanlardan
bir karabaş köpek deli gibi havlamaya başladı..
Müşteri
sandalyeyi geri çekerken kuyruğunu mu kıstırdı
ne? Fidel'in personeli hayvanı zor yatıştırdı..
Biz de son lokmayı tkınır tıkınmaz kalktık..
Oysa
hava sohbete müsaitti.. Oturabilirdik..
Kimse köpeklere güvenemedi..
Anladığım
kadarıyla onlara yazın eğitim verip, kışın
köpek çetelerinin arasına salan hayvansever
ablalarından başka da güvenen yok
|